Pazartesi, Ekim 11, 2010

09.10.2010/geçmişin gölgesinden geleceğin uğultusuna

yapmam gerekeni yapmak üzereyim. (rüzgar, zifiriyi söylüyor).

saklı bir sandık, ne kadar durabilirdi açılmadan. açmak için sebep yalnızca merak ya da içindekileri kullanmak değilmiş. arada sırada bakardım içine, içimize, geçmişimize ve tabi geleceğimize. şimdi yine açmaya yeltendim, bu kez meraktan değil, hasret gidermek için -hayır değil-, kullanmak için de değil... atmak istedim hepsini, içimizi, geçmişimizi ve tabi geleceğimizi. 'biz' in müzesi adeta. yapamıyorum; bir baksana şunlara, sen nasıl yapabildin?

dört yıl önce bir bahar günü, mayıs olmalı, felsefe kongresindeyiz. önümüzdeki kağıda yorumlar yazıyoruz, komik şeyler, felsefi şeyler. masalara not tutmak için konulan kağıtlardan birini parçalamaya başlıyorsun. her küçük parçada bir kelime, 'aşkım', 'benim' heyecanlanıyorum, gülümsüyorum, gülümsüyorsun. mahçup mahçup bakıyorsun ve; 'iyiki', 'varsın', 'aydınlattın', 'çok', 'seviyorum', 'ama', 'her', 'şeyden', 'çok!'... burada, önümde duruyorlar. birkaç küçük kağıt parçası...

kokunu almak istiyorum, saman kağıt kokusu var sadece. saman kağıtlar kullanırdın ders çalışırken. o günlerden birinin kokusunu alabilsem... neden? hep aklımda, düzeliyorum derken yeniden... neden, neden yaptın? nasıl yapabildin?

biraz daha büyük bir kağıt parçası, geçen yıl aralık yirmi iki, ikibindokuz: 'bu yürek bir daha başkasına açmaz kapılarını, bu kadar.' senden ayrıldığımı söylediğim gün yazmışsın hem de, yemyeşil kırlarda koşup, dinlenmek için oturduğumuzda değil. kuzgunla da birlikte olduğun dönemde üstelik... sen nesin? ve devamında; 'dünyadaki bütün kızları tanımıyorum ama 'biliyorum' ki, içlerinde sevilmeyi en çok hak edensin.' bana teklifte bulunduğun gün buna benzer birşey söylemiştin. (iyi gönderme)

kafamı allak bullak ediyorsun, atmak istemiyorum bunları. beynimi çorbaya çevirseler de, o günlerin kokusu... hastayım sanki, alamıyorum kokunu. hastalanmıştım, hastalandığımda beter oluyorum; bilirsin. için yanardı hastalandığımda. binbir şey bulup getirirdin bir an önce iyileşeyim diye. bir başka kağıt; mavi, birinci sınıftaki defterinden... çok önemli şeyler listesi: sıcacık banyo, ıhlamur (bir bardaktan fazla), çorba, iice giyinmek, çorba. eray'ı düşünmek, ders çalışmak, eray'ı düşünmek, yatmak, rüyada eray'ı görmek. şimdi yine hastayım. bir iç kanama, kalp yırtılması, beynin dağılması, el titremesi, düzensiz aralıklarda ağlamak, iştahsızlık, uykusuzluk, yorgunluk. tıptaki karşılığı; aşk acısı. listemde ise sadece şu var; eray'ı düşünmek... yeni bir liste yazabilir misin? söylesene ne yaparsam iyileşirim? ne yaparsan iyileşirim? hadi geri döndür...

demiryollarından aldığımız bir broşür çıkıyor; balkanlardan başlamayı düşünmüştük. hem ucuzdu hem kısaydı. birer sırt çantası, trenle balkan turu... broşürü tutmak bile heyecanlandırmaya yetmişti bizi. gitmesek de oradaydık. kolay değil sevgili, ikiyüzyirmi kilometreyle giderken duvara toslamış gibiyim. film şeridi...

bir ajandanın yarım sayfası, yirmi altı mayısı gösteriyor. altının boşluğunu karalamışsın -yine-. zeynep-eray yazmışsın. arada bir de kalp var. çirkin ama sevimli bir el yazısı... onu da başka eller anlatıyor şimdi. değişik bir duygu olmalı, aynı karakteri, aynı hisleri paylaşan başka başka insanların anlatması. bunu genelde insanlar arkadaşlarıyla denerler. belki bambaşka bir insan oluyordun. of! ama aynı hislerde iki insan değiliz biz, neden göremiyorsun? göremedin.

bir sınav giriş belgesi, dershaneden. bir kitabın arasında bulmuştum. atmaya kıyamadım, sakladım.

çınarcık belediyesi otobüs bileti... bir gün, çok uzun ayrı kaldığımız bir gün -ki bir haftadan fazla değildi- atlayıp feribota, yalovaya gelmiştim. mendirek miydi orası? küçükken, hep gitmek için tutturduğum yer... yine tutturmuştum, götürmüştün. bana evlenme teklif ettiğin ikinci yer. hep korktum, bu kadar genç... nasıl inandım? ben aklıselim olandım. ama '...sadece seni tanıyanlar değil, hayatında seni bir kez görenler bile sana çok şey borçlu. çünkü bebek suratlım, bakışlarına bir kez yakalanan birinin hayatı, bir daha aynı olmuyo.' gibi laflar, aklı, selimi, beni, kimi olsa uçururdu; aynı defterden başka bir kağıt...

ve bir başka defterden bir başka kağıt; tarih ikibinyedi '... bir şeyler hep aynı kalacak.''biz'' hep aynı kalacak örneğin. gözlerindeki masumiyet, yüreğindeki çocuk hiçbir yere gitmeyecek. dokunuşlarındaki kibarlık, o incitmekten korkan ellerinde kalacak her zaman... insan aslında geçmişiyle değil geleceğiyle yaşar. geçmişi sadece geleceğini anlatsın diye arada bir baktığı bir sihirli küreden ibarettir. şimdi geçmişe bakıyorum da o kadar güzel bir gelecek görüyorum ki! hep bizle dolu, hep bize dair.' bunları gördükçe amacımdan şaşıyorum; içimizi, geçmişimizi ve geleceğimizi atamıyorum.

bir kez daha görmek isterim seni. soracağım tek bir soru olacak, nasıl başarabildin? bana da yardım edersin belki, anlatırsın uzun uzun. belki o zaman nefret de ederim senden. seni içimden çıkarmaktan da korkmadan hayatıma devam edebilirim.

benden bir sayfa geçiyor elime, sana vermeyi unutmuşum, ama okuduğunu biliyorum. tarih ikibinaltı; ''ben şimdi bu çocuğu nasıl bir sebep bulup affedebilirim'' diye düşünürken, yerde bir kağıt belirir: 'patates bir kilo, sovan bir kilo.'' bundan bir sene öncesine kadar, affetmek için yetebilecek bir kağıt. şimdi sorsam sana, kaç kütüphaneyi toplarsan, kaç ormandan kağıt yapıp yazsan, bunlarla kaç yıl uğraşsan affedebilirim?

bana bakışlarını gördüm, onlar yalan söylemiyorlardı. yazdıkların doğruydu, inandıkların, hayallerin, düşüncelerin. bir yerlerde kırılıyoruz. zihnim o kadar bulanık ki. akıyor sürekli yaşananlar, bazıları hayal ürünüm belki de, öyleyse bile güzel, çok güzel... tam durulurken, bir taş daha atıyorsun. netleşeceğini düşündüğüm her seferde, diplere doğru yeni ve büyük bir taş daha saplanıyor. diplerimi görüyorum, el yordamıyla. o kadar zifiri, uğultulu...

geçmiş dediğin o sihirli küreye baktığımda gördüğüm bunlar ve eğer dediğin gibiyse, geleceği onunla göremiyorum. seninle dolu, bize dair birşeyler var ve ancak bu kadar. zifiri ve uğultulu.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder