Perşembe, Ekim 14, 2010

gyüli çkimi

ağlıyordum uyandığımda

odunpazarı'ndayız. buraya iki kere gelmiştin. bazen şükrediyorum öyle olduğuna. çok fazla gez-e-mediğimize seviniyorum şimdilerde. binalar acıtmıyor içimi çünkü. üstüme üstüme gelmiyorlar. köprülerden geçerken, köprülerim kopmuyor beni hayata bağlayan. kaldırımlarında dolaşamadık bu şehrin. ayaklarımı tutmuyor kaldırım taşları. en azından bazı saatlerinde günün. bizim ikinci şehrimizdi, ama çok da bizim olmadı. bizim şehirlerimiz olurdu. kısa bir sürede, bir sürü yer görünce, hiç de imkanımız yok gibiyken, böyle söylemeye karar vermiştik. 'bizim şehirlerimiz'.

istanbul... yeditepeli şehir, yeditepenin şehrinde/bıraktım gonca gülümü demiş ya usta; orada buldum ben de seni. ona bıraktım, ona verdim. ilk ve son kez o şehirde... ilk ve son öpücük... istanbul'a gidemem sanki. binalarını düşün, buradaki gibi de değil. köprülerini düşün! nazlı şehir, nazlı, naz-lı, naz...lı... gidemem.

yalova, çocukluğumuzun kenti. güneşin denizde boğulduğu, her daim güzel kent! rüyalarımda evimmiş gibi gördüğüm tek yer. aynı sokaklarda birbirimizden habersiz koşturmuşuz yıllarca. aynı sahil, aynı tiyatro, aynı deniz, aynı arkadaşlar, kristal büfe, minibüsler, fatih caddesi, mendirek ve lunapark! benim kırmızı olsun diye tutturduğum o eteklere sen de bindin. belki arkamdaydın. çığlıklarımız birbirine girdi de duymadık birbirimizi. seslerimiz birbirine girdi de, duymadık birbirimizi. baktık da görmedik. tuttuk ellerimizi ama hissetmedik. duymadık, duymadım; bir çığlıkmış sessizliğin, kulak vermedim. yanıyormuşsun, anlamadım. duymadın; gözlerimle anlattım, yapma artık, yapma... birşeyler var, ne olur yapma artık. fundanın düğünündeydik, dışarı çıktık sigara içmek için. bir kenara geçtik. kalabalıktan sıyrıldık. ağlıyordum, ağlıyordum eray, gözlerimle, gönlümle, tüm varlığımla ağlıyordum. sadece ağlıyordum. neden? bilmiyorum. soruyordun, bilmiyordum. abime mi, görüşemeyecek olduğumuza mı, özlediğime mi? hayır. o zaman bilmiyordum nedenini. sen biliyordun, bir türlü anlayamıyordum, neden bu kadar huzursuzum. gördün ama söyleyemedin. döndük durduk o eteklerde, hiç bitmeyecek gibi. korkuyorum çocukluğumdan, çocukluk şehrimden. içimdeki çocuk yakama yapışıyor, izin verme gitmesine.

istanbul, yalova, ankara, izmir, eskişehir, balıkesir...

odunpazarı'ndayız. yanımdasın. bana dönmüşsün. omuzlarıma dokunuyorsun, bunu yapmamdan 'o' da hoşlanıyordu. ellerimi ovuyorsun, 'o' da hoşlanıyordu. üzmeye başladığını anladığında başka şeyler yapmak istiyorsun. anlayamadığım saçma sapan şeyler yapıyorsun. bak, bunu daha önce ne sana yaptım ne de 'o'na, bunları ilk kez yapıyorum; yemin ederim. sadece 'o'na özel hiçbir şey yapmadım; yemin ederim. olmayacak. olmayacak eray, ne yaparsan yap, artık olmayacak diyorum. son ümit kırıntılarıyla deniyorsun, çabalıyorsun. yuvarlanıyorsun, alçalıyorsun, düşüyorsun... sarılıyorum, son bir defa, sımsıkı, ağlıyorum. olmayacak sevgilim, git artık. ona, kendine, yalnızlığına, git artık lütfen, olmayacak, bırak.

zülal beni sarstığında ağlıyorum. içim acıyor. uyandığımda ağlıyordum. olmayacak... git artık. gitme, git, dön, gelme, kal, kal-saydın hep o halinle, olmayacak. ağlamaya devam ediyorum. gecenin bir yarısı, sarılıyorum kuzenime, ağlıyorum.

bir an önce uyuyabilsem, gitme, vazgeçtim desem. rüya alemiyle gerçek alem arasında bir zaman farkı var mıdır? ne kadar uzaklaşmış olabilirsin. demin çay bahçesinin önündeki durakların oradaydık. ne kadar uzağa gittin. gitme!

odunpazarı'ndaydık. yukarıdaki çay bahçelerinden birinde. çay içiyoruz, sen müzik dinliyorsun. bu huyu yeni edindin. yanıbaşımdasın ama müzik dinliyorsun. sıkmamayı öğrendim seni, sıktıkça eksiliyorsun, dökülüyorsun ellerimden, azalıyorsun. ezan okunuyor, kulaklıklarını çıkarıyorsun. bir amca yaklaşıyor, yüzüne merdiven dayamıştır. gençliğini anlatıyor, tüfek, yara, kaza, kavga, göç, zenginlik, fakirlik, evlatlar, torunlar... el ele dolaşıyoruz eski mahalleleri. henüz 'o'nu tanımadın, tanımana bir ay kadar vakit var. ama tam olarak benim değilsin, buna rağmen.

kahvaltıda, ece -zülalin ev arkadaşı- diyor ki; rüyada ölmüş ya da ayrılmış birini giderken gördüğünde artık ölümü/ayrılığı kabullenmişsin demektir. için rahatlayacak bundan sonra. o gün eskişehire döneceğim gün.

kazımı dinliyorum. gyuli çkimi'yi söylüyor. dertsiz adamı ağlatacak türden, ama o rüyayı hatırlatıyor bana. boğazında yumruk kadar bir düğüm olur ya, nefes alamazsın, ağlamak istersin ağlayamazsın. işte öyle oluyor. sözleri lazca, anlamıyorum, ne diyorsun kazım? ne vardı bu kadar yakacak. umay umay bir gün yolda giderken bir şarkı duydum, içim acıdı demiş bunun için. işte öyle bir şarkı zaten, ama kaynıyor kalbim.

sarılıyorum, bırakmam gerektiğini biliyorum. kendime şaşırıyorum, irademi kullanıp bırakabildiğim için. git diyorum, git artık, olmayacak.

gyuli çkimi/gülüm benim
dido miğun guis derdi meraği / yüreğim çok yaralı, derdim var
si domçvi do domgxali gyuli çkimi / yaktın kül ettin sen beni gülüm
ızmoceteğn alis dologaüidi / rüyamda boynuna sarılmıştım
gomqugxişi mgarinis yevuqidi / ağlıyordum uyandığımda

rüyamı hatırlıyorum. sarılmıştım boynuna, git dedim ama gittiğini görmedim eray, gittiğini görmedim...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder